2 Ekim 2009 Cuma

Taşrada çocuk olmak


Neden taşra metropol de farklı mı? Sanmıyorum. Zaten adına metropol denen yerde doğdum. Şehrin merkezine yürüyerek yirmi dakikada varıyordum. Yirmi dakika sonra valilik binası, hastane, sebze hali, banka gibi şehir hayatına özgü her şeyi karşımda buluyordum. O zaman neden taşra çünkü bunlar bir taraftan oluyorken yaşantım köy yaşantısından çok farklı değildi. Tüm komşularım köyden gelmişti. Şehir bu göç ile büyük köylü nüfusunu içinde barındırıyordu. Karşı komşum evin çatısında keçi besliyor. Yan komşumun tavuk ve horozları vardı. Arka sokaktaki komşudan ise süt alıyor, karpuz kabuklarını götürüyorduk ineklerine yedirsin diye. Biraz ilerde at arabaları vardı taşımacılık onlarla yapılıyordu. Evin çatısına çıkınca güvercin besleyenleri seyrediyordum. Şehirde büyümüştüm ama şimdi anlıyorum aslında köylüydüm.
           Peki, bu hayvancılık ile iç içe olmak mı beni köylü yapıyordu tabii ki sadece bu değil. Doktor, avukat, mühendis, öğretmen, polis, asker, arkadaşlarımın hiçbirinin babası bu meslekleri yapmıyordu. Seyyar satıcı, inşaat ustası, sıvacı, amele, pazarcı, marangoz, camcı bunlardı bildiğim meslekler. Müzik aleti hiç yoktu düğünlerde davul ve zurnayı görüyordum. Bunları çalanlar ise esmer tenliydi bizimkilere benzemiyordu. Eğlence ise ateş yakmak, çamurla oynamak, dövüşmek, taş atarak nişancılık oynamak. Şimdi bakıyorum herkes tutturmuş 80 ler de çocuk olmak diye bir şeyler, bende böyleydi 80 ler başkası da benden farklı değildi.
            Gelelim okul yıllarına sınıflar 60-80 kişiydi her sırada en az üç kişi vardı. Bazı sıralar nadiren dört kişi de oluyordu. Önlükler siyah, yakalar beyazdı, çoğu renklerini kaybetmişti,  genelde ortaokula geçen büyüklerin önlükleri kardeşlere kalıyordu. Artık renkleri gri idi. Onların düğmeleri de farklıydı. Çoğu kavga ederken kırıldığından, aynısını bulmak zordu bir okul önlüğünde Beş farklı düğme şaşılacak şey değildi.
 Bütün erkeklerin saçları üç numara, tüm arkadaşlarım keldi. O yüzden berberde tıraş olan küçük çocukları sevemedim hakkıyla. Çocuk dediğin kel olur öyle kazınmış aklıma. Bazıları erkekti ama uzun saçlıydı, bildiğin kız gibi saçları örgülü, onlarınki kesilmiyordu. Sonradan öğrendim bizim oralarda çocukları olmayan aileler Allaha, erkek çocukları olduğunda yemin ediyorlar. Sekiz -dokuz yaşına kadar saçlarını kesmeyeceklerine dair. Çok sonra öğrendim bunu, ben barış manço gibi düşünüyordum onları. Nedenini bilmediğim sebepten uzundu saçları.
             Sonra bit kontrolü, mendil kontrolü ardından tırnak kontrolü, öğretmenler iyi niyetliydi ama tuvalet de sabun yoktu. Kapıları kırıktı, iç çamaşırı olmadığı için pipileri fermuar arasında kalan, öğretmeni çağırarak kurtardığımız arkadaşlarımız vardı.
              Bunlar sadece başlangıç. Okul yıllarıma ve çocukluğuma fırsat buldukça daha çok döneceğim. Bu anlattıklarımı birçok kişi yaşadı beklide benzerlerine şahit oldu. Benden 10 yaş küçüklerin bunlara şahit olmadığını hayretler içinde gözlemliyorum. Aynı çevrede yetişmemiş büyükler de anlamıyor. Bu yaşadıklarım, bana büyük zenginlik kattı. Benim gibi olmayanları daha iyi anlıyorum. Slumdog Millionere seyretmeden, oradaki sefaletin tanığı olmuş. Hem köylü hem şehirli olmuştum. İmkânsızlıkların farkında, imkânlı olmanın konforuyla bakabiliyorum böylece.  Tekrar görüşmek üzere…      

4 yorum:

  1. Güzel yazı olmuş.

    diyeceğim şudur ki,
    taşradaki çocuklar evden,işten,bahçeden,kardeşe bakmaktan kaçıp okula gelirler.Onlar için kurtuluştur okul ve bir o kadarda değerli.
    Ama bizler sehirli çocuklar okula zorla giderdik,oyuncaklarımız,arkadşlarımız,televizyonumuz,atarimiz..Bunları nasıl bırakıpta okula gidebilirdik.Orası kabustur çoğu zaman bizler için.

    dersimin öğrencisi bir gün gelmedi.Ertesi gün neden gelmediğini sordum.Ayağındaki TErlikten bozma ayakkabısının sökük yerini annesi bugün dikebilmiş...
    Saçma oldu belki yazıyla ama paylaşmak istedim.
    Bendeniz öğretmenimde =)
    çokk imkanlı insanlar olarak imkansızları görmek dileğiyle..

    YanıtlaSil
  2. Yüreğine Sağlık.

    Benimde çocukluk anılarım geldi aklıma. Ben daha iyi bir muhitte büyümeme ve okuduğum okul daha iyi bir muhitte olmasına rağmen. Bizde aynı oyunları oynardık. Bizimde düğmelerimiz farklıydı siyah önlüklerimiz soluktu. Benim eski önlüğümü de kardeşim giymişti. Apartmanın çocukları olarak yan apartmanın çocuklarıyla kavgalar ederdik. Ta ki mahallemize oyuncakçı açılana kadar. Ama sanmayın o oyuncaklara ulaşmak o kadar kolaydı.
    Oyuncakçı açıldıktan sonra oyunlarımıza yeni bir oyun eklenmişti sadece o oyuncakçının vitrinine bakıp o oyuncaklarla nasıl oynayacağımızın planlarını yapmak ve o oyuncaklara ulaşmanın hesabını yapmak yeni oyunumuzdu.
    Diyeceğim o ki şimdiki çocuklar o kadarda şanslı değil. Onlara cicili bicili paketler içinde önceden sipariş ettikleri oyuncaklar veriliyor. Biz o oyuncaklara sahip olmak istemiyorduk o oyuncaklarla oynamak istiyorduk. Ve arkadaşlarınla oyuncaklarla oynamanın hayalini kurmanın. O oyuncaklara sahip olmaktan daha eğlenceli olduğunu yeni yeni fark ediyorum. Bizleri alıp o çocukluk günlerimize götürdüğün için teşekkür ederiz.

    YanıtlaSil
  3. Yazının devamı da olsaydı keşke diye düşündüm en sonunda:) Adana taşrasını (bir erkek gözüyle) çok güzle anlatmışsınız. Benzer bir ortamda doğup büyümüş ve hala orada yaşayan nadir modern olmaya çalışanlardan biriyim.. Siyah önlük, karpuz kabuğu, tavuk horoz ve en güzeli portakal çiçekleri:)) Babalarımızın mesleği çiftçilik.. Tv nin geldiği ilk yıllar.. Herşeye rağmen iyi ki böyle olmuş diyorum aslında ben;)

    YanıtlaSil
  4. Yorumlarınız ile değer kattınız çok teşekkürler

    YanıtlaSil